Distopik Kısa Öykü - Farklı Teller 2 ( Küfür Ve Şiddet İçerir ) |

Distopik Kısa Öykü – Farklı Teller 2 ( Küfür Ve Şiddet İçerir )

Distopik Kısa Öykü – Farklı Teller 2 ( Küfür Ve Şiddet İçerir )

 

 

 

Öykünün ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz.

 

 

 

 

Bir, polisleri kendini bildi bileli sevmemiştir. Ne zaman sebebini düşünse, aklına ilk olarak polisin evlerine geldikleri o gün gelmektedir.

 

 

 

Annesiyle evde yalnız oldukları bir gün, iki polis memurunun evlerine gelişini hatırlıyordur. O zaman ufak olduğu için hiçbir şey anlamadığı bir konuyla ilgili tartışmışlardır annesi ve polis memurları.

 

 

Tartışmanın temeli Ulaşım Yasasına dayanıyordur.

 

Yeni yürürlüğe konulan Ulaşım Yasası’na göre eğer bir kişi  yolculuk şekli olarak ışınlanmayı kullanmıyor ve kendi şahsi aracıyla yola çıkıyorsa, Sorumluluk Belgesi’ni imzalamak zorundadır.

 

Belge, kişisel araçla yapılan yolculuk sırasında kişi, kendi hatası sebebiyle olsun olmasın herhangi bir kazaya karışırsa belli oranda sorumlu tutulduğunu göstermektedir. ”Eğer ışınlanmış olsaydın bunlar olmayacaktı veya şu kişi gelip sana çarpmayacaktı.” vs.

 

 

 

Peki çok daha rahat ve kolayken bir kişi neden ışınlanmaz da kendi aracıyla yolculuk etmeyi tercih eder ?

 

 

 

Bunun sebebi, polisin evlerine gelmesinden iki gün önce Bir’in annesinin çalıştığı eczanede bir müşterisinden yanlış ışınlanma sonucu hayatını kaybeden biriyle ilgili anlattığı olayda yatmaktadır.

 

 

Işınlanma sistemi devlet yönetimindedir. Eskinin toplu taşıma araçlarının yerini alan bu sistemde yolcular sırayla silindir şeklindeki camekan kabinin içine giriyorlardır. Yolculuk için para veya herhangi bir karta gerek yoktur ; kabinin içinde bulunan vatandaşın kimlik doğrulamasını yapan memur, ücreti vatandaşın hesabından otomatik olarak kesiyordur. Gideceği yeri sesli komutla kabine bildiren yolcu, kabinin üstünde beliren haritadan seçilen noktayı teyit eder ve kabin memuruna ışınlama işlemine başlaması için onay verir.

 

 

O gün müşteriyi ışınlayacağı yeri yarım yamalak anlayan memur zorunlu olduğu halde gidilecek yeri doğrulamak amacıyla ikinci defa sormaz, müşteriyi yanlışlıkta otobanın ortasına ışınlar ve adam iki saniye içinde arkasından gelen aracın altında kalır.

 

 

Devlet bu olayı örtbas ettiği için çoğu kimsenin haberi yoktur bundan.

 

 

Eczaneye gelip Bir’in annesiyle konuşan müşteriyse ölen adamın sevgilisidir.

 

 

 

Doğal olarak bu olaydan etkilenen annesi, şimdi Sorumluluk Belgesini imzalamak istememektedir. ”Ya siz bir hata yaparsanız bunun sorumlusu kim olacak, hesabını kim verecek?” diye sormaktadır.

 

 

 

Polis, ısrarına direnen kadını gözaltına almış, ertesi gün akşam serbest bırakmıştır. Bu arada kalabileceği başka biri olmadığı için Bir, evde tek başına babasının gelmesini beklemiştir ve ne yazık ki babasıyla annesinin eve varış zamanı arasında çok  bir fark olmamıştır.

 

 

O günden beri polislere hep ön yargıyla yaklaşmış, onlara hiç bir zaman ısınamamış olan Bir, belki de bu yüzden biraz şaşkınlık içerisindedir şu an.

 

Onlarla işbirliği yaptığı için…

 

 

 

FARKLI TELLER – BÖLÜM 2

 

 

 

Basamakları yıldırım hızıyla inen Orion, Yak Bizi ve Invaders sokağa çıktıklarında önce aval aval etraflarına bakınırlar.

 

Gözleri arkadaşları Seek&Destroy’u aramaktadır ama iki kardeşten hiç iz yoktur.

 

Sol taraftaki ana yoldan gelen siren sesini polis aracının silüeti takip eder. Araç yerden bir metre kadar yukarıda havada süzülerek kendilerine doğru yaklaşmaktadır. Üç genç bir saniye bile düşünmeden diğer yöne koşmaya başlarlar.

 

Orion: “ Ayrılmamız lazım,öyle daha çok şansımız olur. “

 

Yak Bizi: “ Haklısın,sen Invaders’la ile…hassktir! “

 

 

Yak Bizi, ara yoldan fırlayan ikinci polis aracını görünce kollarını iki yana açarak arkadaşlarını frenler ve hep birlikte arkalarında ara sokağa girerler.  Invaders’ın nefesi kesilmiştir, bir yandan karnını tutarken bir yandan da koşmaya çalışmaktadır. Orion yavaşlayan arkadaşını fark eder ve dönüp onu omzundan çekerek koşmaya zorlar.

 

 

Bu arada polis ilk sesli uyarısını yapar. Kaçanların kendisini ciddiye almadığını gördüğünde eski usüle göre hareket eder ve  silahına davranır.

 

 

Havaya açılan ateşin sesiyle üç genç de gayri ihtiyari başlarını eğerler ve hızlanırlar.

 

 

Invaders: Ara sokağa hiç girmemeliydik, karşıdan…öhö öhö….karşıdan önümüzü keserlerse bittiğimiz andır.

 

 

Yak Bizi: Ya sus da koş !

 

 

 

 

 

 

 

Tekrar ana caddeye çıkan üçlü sağ taraflarından gelen polis aracını görünce ileride, hafif sol taraflarında kalan, genelde yürüyüş ve bisiklet yolu olarak kullanılan ormana doğru koşmaya başlarlar.

 

 

Yak Bizi koşarken arkasına baktığında polislerin hem araçla hem de yaya olarak hızla yaklaştıklarını görür. İki arkadaşı da arkasında can havliyle koşmaktadır. Tekrar önüne döndüğünde, koşarak o bölgeden uzaklaşan bir çift görür. Onlar dışında da etrafta kimse yok gibidir.

 

Ormana yolun, dolayısıyla da lambaların, olduğu taraftan değil direk ağaçların yoğun olduğu taraftan girmiştir.

 

Tekrar arkasına bakar ve birden polislerin gelmediğini fark eder.

 

Korkuyla söylenir kendi kendine :

“Çok pis oyunlarına geldik.”

 

 

Arkadaşları ona yetişir.

 

Invaders: Lan neyi bekliyorsun?! Kesildin mi, n’oldu?

 

 

Polis Memuru av takibini tek bir savaş narasıyla bitirir :

 

”  Tıkaçlar ! ”

 

 

Orion, hemen yanındaki ağaçtan bir ses geldiğini duyar.

 

Önce Orion, sonra da arkadaşları dönüp ağaca bakarlar ve ağacın üzerinde bilye büyüklüğünde bir küre fark ederler. Kürenin ışıkları yanar ve üç genç yer sanki halı misali ayaklarının altından çekilmişçesine dengelerini kaybederler.

 

Ayakta kalmak için sağa sola tutunmak isteseler de  başaramazlar. Yak Bizi yerdeyken bir yandan iki eliyle kulaklarını kapatır bir yandan da sürünerek devam etmeye çalışır. Orion hemen olduğu yere kusar, onu diğer iki arkadaşı izler. Bir süre sonra kıvranmaları kesilmiştir artık. Ufak kürenin ışığı söner ve polisler üç gencin yanına yaklaşır.

 

 

Polis Memuru: “ Bu Vertigo’lar çok iyiymiş be komserim, iyi ki getirttik bunlardan. “

 

Komiser: “ Aynen, baksana hiç elimizi kana bulamadan hallettik. Yiğit, Faruk siz yine de etrafa bir bakın bombadan etkilenen var mı bir kontrol edin, zannetmiyorum ama.”

 

 

Yiğit:  “ Başüstüne komiserim. ”

 

Komiser: “ Siz de alın bunları araca.”

 

 

Polisler üç genci taşıyarak polis aracına bindirirler. Bir kaç gün sonra yargılanan gençler,  yabancı müzik besteleyerek ve yabancı müzik dağıtıcılarıyla çalışarak Türk dilini ve kimliğini köreltmekten ve saldırı suçundan tutuklanırlar.

 

 

Hepsi 15’er yıl hapse çarptırılır.

 

 

 

DÜRÜSTLÜK ABİDESİ

 

 

 

Metalcilerin arasında herkes Bir’i konuşmaktadır.

 

Hapse gireli iki ay olmuştur ama hala kimsenin doğru düzgün bir fikri yoktur olanlarla ilgili. Onu kim satmış, hayatta mı değil mi kimse bilmiyordur.

 

Dolayısıyla dedikodular almış başını gitmiştir ; rapçilerin veya cazcıların onu yalan dolanla suçladığı, uyuşturucudan tutuklandığı, Yak Bizi’nin onu iftirayla hapse attırdığı, bestelerinin üzerine yattığı ve daha bir sürü dedikodu dolaşıyordur ortalıkta.

 

 

Boş laflar ve tartışmalar sokak seviyesinde kulaktan kulağa virüs gibi yayılmışken işlenen bir cinayetle olaylar anında haberlere taşınmıştır.

 

 

Popçuların takıldığı muhittten geçen genç bir metalci, kendisine laf atılması sonucu onlarla tartışmaya girmiştir.  Popçular Orion, Invaders ve Yak Bizi’yi Bir’in ispiyonladığını ve onun aslında blues sevdiğini, bu zamana kadar metal müzikte iyi para olduğu için onlarla takıldığını söylemişlerdir.

 

 

Bir’i savunan çocuk bunu hazmedememiş ve sonunda atışmalar tartışmaya tartışma da kavgaya dönüşmüştür. 10 saniyeden uzun sürmeyen kavgada Metalci dokuz yerinden bıçaklanmış ve cesedi iki gün sonra şehir dışında bir çöp yığınının arasında bulunmuştur.

 

 

Müzik grupları arasındaki depremi başlatan fay hattı olan Bir, gerçek adıyla Miraç Özkul, dört gün boyunca bildiği her şeyi polise anlatmıştır.

 

Türkücülerle, rapçilerle, cazcılarla yaptıkları kavgaları, öldürdükleri kişileri, rock ve caz barlara dağıttıkları hap ve uyuşturucuları, konserlerini iptal etmeleri için tehdit ettikleri kişileri ve daha bir çok şeyi…

 

 

Sorgularındaki sakinliği polisin dikkatini çekmiştir. Sanki yakalanma veya ceza korkusuyla bir anda karar verip anlatmıyordur olanları.

 

 

Polisle yaptığı iş birliğinden dolayı Miraç’ın 12 yıl olan hapis cezası 9’a düşürülmüştür. Elbette bu durumu sadece polis bilmektedir. Ailesinden hayatta olan kimse yoktur. Arkadaşlarıysa…aslında hiç bir zaman arkadaşları olarak görmemiştir onları.

 

Diğer mahkumlardan korunması için tek kişilik hücrede kalmaktadır. Daha ilk haftasında biri avluda diğeri de banyoda olmak üzere bir kavga ve bir tecavüz badiresi atlatmıştır yine de. Böylelikle o da her mahkum gibi vaktinin çocuğunu spora ayırmaya başlar. Hem vaktin daha kolay geçmesi hem de kendini daha iyi koruyabilmesi için.

 

 

 

4S KURALI

 

 

Gardiyanlardan biri hücrenin önüne gelir ve duvardaki ufak, dikdörtgen şeklindeki mavi holograma doğru eğilir :

 

“ Yılmaz Varlıklı. “

 

Hologramın üstündeki iki mavi noktadan biri yeşil olur. Gardiyan sol baş parmağını hologramda mavi noktaların hemen yanındaki boşluğa tutar ve birkaç saniye bekler. Ardından ikinci mavi nokta da yeşil olur.

 

“ İçeriyi göster. “

 

 

Hologramda hücrenin içi görünür. Miraç, ellerini başının altında birleştirmiş, sırtüstü odanın sağında kalan yatağında uzanmaktadır.

 

Gardiyan’ın o an yaptığı işten zerre kadar zevk almadığı buz gibi ses tonundan bellidir.

 

 

“ Kapıyı aç. “

 

 

Mahkum hücredeyken, hücrenin dört tarafı da duvardır ve hiçbir kapı görünmüyordur. Gardiyanın talimatından sonra hologramın hemen yanındaki duvar yavaşça saydamlaşır ve içinde  elektrik yüklü çubukların alt alta dizildiği bir kapı çıkar ortaya.

 

Metal çubuklardan gelen ufak cızırtı üzerlerindeki gerilim hakkında bir fikir vermektedir. Cızırtılar kesilir, çubuklar aynı anda hareket edip kapının bulunduğu duvara girerler.

 

 

“ Metalci, ziyaretçin var. “

 

“ Kimmiş ? “

 

“ Sokullu Mehmet Paşa! Nerden bileyim lan ben ? “

 

 

Miraç yatağından doğrulur, ayakkabılarını giyer ve kapıya yaklaşır. Gardiyan başıyla dışarıyı işaret eder ve beraber yürümeye başlarlar.

 

Koridordan geçerken Miraç diğer hücreleri dinler, kendi gibi yalnız kalanları. Kimisinden konuşma sesi gelmektedir, kimisinden horultu, kimisinden de ıslık.

 

 

Gardiyan: “Yalnızlık Allah’a mahsus” derler.

 

Miraç:       “ Hangisine ? “

 

Gardiyan:  “ Ne demek hangisine, kaç tane Allah var ulan kafir !? “

 

Miraç: “ Valla tarih dersinde bize bir sürü sıralamışlardı. “

 

Gardiyan: “ Lan ben de seni adam yerine koymuş konuşuyorum. Hadi yürü git, gör kimi göreceksen. “

 

Miraç: “ Senden bir ricam var, bana Metalci deme olur mu ? “

 

Gardiyan: “ Lan yürü git, tamam. “

 

 

Miraç ziyaretçi görüşmelerinin yapıldığı geniş salona girer. Etrafındaki masaları hızlıca tararken kendinden üç masa ilerde oturan genç bir kadın ayağa kalkar.

 

Siyah bluz, siyah kot, çene hizasında kesilmiş saçlar, bembeyaz bir surat ve şişmiş gözler…

 

Miraç kızı bir yerden tanıdığını düşünür ama ilk başta çıkaramaz. Masaya yaklaşır ve sorgulayan gözlerle kıza bakar. Kız gülümseye çalışarak:

 

“ Beni hatırlayamaman normal, sadece bir kere görüştük, o da yıllar önceydi.”

 

“ Yok tamam, şimdi hatırladım.”

 

Kızın elini sıkar ve ekler:

 

“ Ayşenur’un ablasısın değil mi ? “

 

“Evet. “

 

 

İkisi de otururlar. Miraç, Ayşenur’un yani herkesçe kullanılan adıyla Orion’un, ablasıyla yıllar önce orta okuldayken tanışmıştır. O sırada yurt dışında çalışan ablası tatil için Türkiye’ye gelmiş, o günlerde de kardeşinin arkadaş çevresiyle tanışmıştır.

 

“ Seni hatırladım ama adın..? “

 

“ Mine.”

 

“ Evet Mine, tamam. Nasılsın ? “

 

“ İyi olmaya çalışıyorum. Anlamaya çalışıyorum n’olup bittiğini. Yani neler oldu, nasıl buraya düştünüz, kim yaptı ? “

 

-İnan ben de senin kadar merak ediyorum, ama aklıma kimse gelmiyor. Ori..Ayşenur nasıl ? “

 

“ Ayşenur’u kaybettik .”

 

“ Nasıl kaybetti…n’oldu ki !? “

 

“ Ya son zamanlarda çok kötüydü zaten. Her gördüğümde rengi daha da beyaz oluyordu, gözler içine kaçmıştı. Sürekli ağlıyormuş, yemek yemiyormuş hiç, bir arkadaşı anlattı bana da. Koğuşundaki kadınlardan biriyle kavga etmiş.

 

Bilmiyorum niye, söylemediler…saklıyorlar işte.

 

Kavgada kadın Ayşenur’u bıçaklamış. Hastaneye götürmeye çalışmışlar ama yolda hayatını kaybetmiş.

 

 

Mine’nin konuşması bittikten sonra Miraç’ın gözleri önündeki masaya doğru kayar. Bir süre tek kelime etmeden öylece otururlar. Mine, çantasından bir sigara kutusu büyüklüğünde metal bir kutu çıkarır ve kutuyu masaya koyar.

 

“ Ayşegül başına bir şey gelirse bunu sana vermemi söylemişti.”

 

“ Ne bu ? “

 

“ Bilmiyorum…başka birinin bilmesini istese kilitli bir kutuya koymazdı herhalde. Şifresini sen biliyormuşsun. “

 

“ Hayır bilmiyorum. “

 

“ Vallahi…o zaman tahmin edebileceğin bir şeydir herhalde, sadece sana verilmesini istediğine göre. Sen nasılsın bu arada, var mı burayla ilgili bir sıkıntın ? “

 

 

Miraç bir an içinden hapiste olduğu süre zarfının hayatındaki en rahat zamanlar olduğunu düşünür ama bunu kime inandırabilir ki ?

 

 

“ İnsan hapiste ne kadar iyiyse o kadar iyi işte…daha kötüsü de olabilirdi. Yani daha kötü bir ortama da düşebilirdim.”

 

“ Doğru söylüyorsun, neyse rahat olmana sevindim. Bir şeye ihtiyacın olursa bunlar da numaralarım, hem ev hem cep.”

 

Mine elindeki ufak kağıdı Miraç’a uzatır. Miraç kağıda bakar, teşekkür edip sorar:

 

“ Ne zamandan beri Türkiye’desin ?”

 

“ Sen nerden biliyorsun benim taşındığımı ? “

 

“ E ev numarandan belli. “

 

“ Doğru ya, kafa mı kaldı bende de ? Bir ay oldu daha. Annemle kalırım artık, yeteri kadar uzak kaldık. Bunu anlamam için kardeşimin ölmesi gerekiyordu demek ki. “

 

“ Kendini suçlama, bunların olacağını nereden bilecektin? “

 

“ Neyse benim de kafayı toplamam sürecek bi..”

 

 

Görevli memurun sesi sohbeti keser.

 

“ Görüşme bitmiştir ! “

 

Mine’yle Miraç ayağa kalkıp birbirlerine sarılırlar. Mine’nin gözünden yaşlar süzülür. Gardiyanın tekrar uyarması üzerine ayrılırlar ve Miraç hücresine döner.

 

 

 

10 dakika sonra, yatağında uzanırken bir yandan da elindeki metal kutuya bakmaktadır Miraç.

 

Aysegül’ün ölmesi onu şaşırtmıştır gerçekten. Yani işlerin bu noktaya varacağını düşünmüştür belki de ama bu kadar erken ve ani değil.

 

 

Yine de her şeyden bağını koparalı çok olmuştur.

 

 

Elindeki kutunun içindeki de kendisini meraklandırıyordur ama şifreyi bulamazsa çok da uğraşmayı da düşünmüyordur açıkçası.

 

 

Kutunun üzerindeki dokunmatik ekranda sayılar vardır.

 

”Doğum günü ?” diye düşünür . ”Yok çok basit ,dört harfli ne olabilir ?

 

Sadece ikimizin arasında geçen bir şeyle alakalı olmalı, ama….beraber bestelediğimiz bir parça vardı 6666, o mu ? Yok değilmiş…O zaman 1408….Aha! Orion gerilim okumayı severdi zaten.”

 

 

Kutunun içinden ikisinin lise mezuniyetinde çektirdikleri fotoğraf çıkar. Ayşegül başını Miraç’a yaslamış ona bakarak gülümsüyordur. Miraç’ın da elinde kep vardır ve kendilerini yeller haldedir. Miraç fotoğrafın arkasında tek cümle yazılıdır :

 

“Seni seviyorum…hep sevdim.”

 

Bu durumdan Miraç’ın haberi vardır. Zaten Ayşegül de ona belli etmiştir hislerini yıllarca ama hiç açık açık konuşmamışlardır.

 

Bunun sebebi Ayşegül’ün duygularının tek taraflı olması, belki de gelecek olumsuz cevabı bizzat Miraç’ın ağzından duymak istemediği için duygularını yıllarca böyle bastırmasıdır.

 

Fotoğraf, kutusuna geri koyulur, oradan da temiz giysilerin arasına.

 

Miraç yatağında cenin pozisyonunda uzanırken düşünce girdabının içinde gittikçe daha derinlere çekiliyordur.

 

 

“Ayşegül, Bir’i değil de gerçek Miraç’ı tanısaydı nefret ederdi ondan. Kendimizden olmayan kimi seviyorduk ki ? İnsanlar eskiden  teyple veya kulaklıklarıyla sokakta istedikleri gibi müzik dinleyebiliyorlarmış. Şimdi yolda öyle biri olsa zorla kulaklığını kapıp dinlediği müziğe bakarlar; en iyi ihtimalle hakaret eder, en kötü ihtimalle öldürürler.

 

Ne ara böyle manyaklaştık, n’oldu, niye oldu?

 

Aslında sadece müzikte değil diğer sanat dallarında da böyle durum,belki bu kadar sert değil ama. Halamın sergisine gelen bir adam hatırlıyorum. Halamın resimlerini gerçekle alakası olmayan, mantıksız şekiller olarak tanımlamıştı. Ben de adama “Anlamak istiyorsan git manzara resmine bak kardeşim!” diye atar yapmıştım bacak kadar boyumla.

 

O durum yine iyiydi yani, şimdi insanlar o kadar uç noktalara kaydı ki.

 

Yıllar önce çıkan Sanat Yasası saçmalığının ürünüymüş bunlar. Yani dedem öyle anlatmıştı bir keresinde. Yasa sayesinde Türk müziği, sineması ve diğer dallardaki eserler daha ön plana çıkarılıyor, o işlerle uğraşan sanatçılara daha çok imkan veriliyor, onların daha çok reklamı yapılıyordu. Bu yasayı destekleyenlere her yerde kurslar ve eğitimler veriliyor önleri açılıyordu. Peki ya diğerleri ?

 

Bu topraklarda doğduk diye bu yöreye ait müziği sevmek zorunda mıydık? Hani müzik evrenseldi; yok ruhun gıdasıydı vs.? Metin Erksan’ın bir röportajını hiç unutmuyorum.

 

”Türk Sineması benim düşünce yapımı yansıtmıyor, bana istediğim gibi filmler yapmama izin vermiyor, beni yansıtmıyor. Ben niye kendimi Türk Sineması’na ait göreyim, kendimi oradan biri gibi hissedeyim ?! ”

 

Daha ne kadar haklı olabilir bir insan ?

 

“Ya film çok iyi değil ama destek olmak lazım onun için 9 veriyorum.” diye puanlama yapanlar ne kadar saçmalayabilir ? Böyle ufak ufak başladı her şey, şimdi de geldiği noktaya bak. Babamın beni meşhur bir  bules parçasını mırıldandığım için dövdüğü zamanlar aklıma geliyor da…

 

En kısa zamanda defolup gideceğim bu yerden.”

 

 

 

RENK DEĞİŞTİRME

 

 

 

Miraç cezası biter bitmez bir hafta içinde terk eder Türkiye’yi. Polislerle anlaşmayı iyi yaptığı için mal varlığı kendinde kalmıştır. Amerika’da orta halli bir mahallede ev tutar ve günlerce sokağa çıkmaz.

 

 

Makinasıyla saçlarını kısacık keser. Bir süre hiç müzik dinlemez, evde sessiz sedasız günlerce oturur öylece ve düşünür.

 

Geçmişi düşünür; ailesini, arkadaşlarını, buraya gelişimini ve tabi bundan sonra neler yapacağını.

 

Önceki birikimi sayesinde şimdi rahattır ama ilk konu tabi ki iş bulmaktır. Bu zamana kadar iş olarak yaptığı şeyler garsonluk ve müzisyenliktir.

 

Fena olmayan İngilizcesini geliştirmek için, bir yandan da boş durmamak için bir fast-food restoranında çalışmaya başlar. İşini çok da sevmiyordur aslında ama onun sayesinde hem çevre ediniyordur hem de dilini geliştiriyordur.

 

Restoranda beraber çalıştığı, arka tarafta hamburgerleri hazırlayan arkadaşı Malcolm da kendisi gibi müzikle ilgileniyordur ve bas gitaristidir.

 

Bir gün sohbet sırasında Malcolm Miraç’a müzik enstrümanları satan bir mağazadan bahseder. Buranın sahibi Patrick, 60’lı yaşlarında ve hafif huysuz bir adamdır ve kendisine bir yardımcı aramaktadır. Malcolm, Miraç’ı Patrick’le tanıştırır.

 

Patrick bu yabancı gence Türk olduğu için biraz soğuk yaklaşır başlarda. Üçlü birkaç saat sohbet ederler, ağırlıklı olarak Miraç’ın hayatından konuşulur.

 

 

Miraç önceden Malcolm’a da anlattığı gibi ihtiyara da ailesini kaybettiğini, başka kimsesi olmadığını, Türkiye’de istediği gibi müzik yapamadığını söyler. Garsonluğu vakit geçirmek için yaptığını ve bu mağazada çalışmayı çok istediğini anlatır Patrick’e.

 

Adam Miraç’a kendisiyle çalışma fikrini düşüneceğini ve kendisine haber vereceğini söyler. Aslında hafiften kanı ısınmıştır Miraç’a. Meraklı, ilgili, bu işte severek çalışacak biri kendisi için biçilmiş kaftandır.

 

 

Miraç adamın kendini aramasını beklemez ve iki gün sonra tekrar mağazaya gider.

 

Miraç’tan yakasını kurtaramayacağını anlayan adam genci yanına almaya karar verir. Bunun doğru bir karar olduğunu anlaması çok uzun sürmez. Miraç’ın yıllarca müzikle ilgilenmiş olması, enstrümanları biliyor olması ve her başarılı satıcı gibi ağzının iyi laf yapması işlerin açılmasını sağlar.

 

Bir kaç ay sonra, Malcolm ve mağazaya müşteri olarak geldiklerinde tanıştığı Anna ve David’le beraber bir müzik grubu kurarlar.

 

Miraç gündüzleri müzik mağazasında çalışırken haftada iki gün de akşamları Big Blues Bar’da sahne almaktadır grubuyla.

 

 

6 yıl su gibi akıp gider…

 

 

 

BLUES BROTHERS

 

 

Mağazanın sahibi Patrick artık yorulduğu için işe gelmemektedir. Mağazanın yeni patronu Miraç da halinden memnundur. İş yeri dolup taşmasa da en azından işlerin yürümesine yetecek kadar bir çekirdek müşteri kitlesi oluşmuştur. Bu arada barda işler iyiden iyiye büyümüş, daha sık sahne almaya başlamışlardır.

 

İki gün önce bir grup arkadaşı, sahne aldıkları sırada çekilen fotoğrafları mesaj atar kendisine. Özellikle bir fotoğrafa kilitlenmiştir Miraç.

 

Her zamankinin aksine seyircilerin olduğu yerden değil, sahneden yani hem grubu hem de seyircileri görecek şekilde çekilmiştir fotoğraf. Seyirciler arasındaki bir kızdır önemli olan. Son iki gösteridir bu kız deli gibi Miraç’ı kesmektedir.

 

”Kız gerçekten çok güzel.” diye düşünür ama aklına yatmayan, kendisine garip gelen bir şey vardır.

 

 

”Bir sonraki gösteride bu kızla tanışmam lazım.”

 

 

 

BAŞKASI OLMA KENDİN OL / BÖYLE ÇOK DAHA GÜZELSİN

 

 

 

Cumartesi, saat 20:00.

 

 

Miraç aynada kendine bakmaktadır : Artık dökülmeye başlayan saçları, kendinden hafif önde giden göbeği ve B.B.King tişörtü.

 

Kendi kendine gülümser bir süre, sonra kalkar masasından arkadaşlarının yanına gider. Seyirci alkışlarla onları sahneye çağırmaktadır.

 

 

Anna: OK gentelmen,let’s roll!

 

 

Ekip sahneye çıkar, Miraç baterisinin önüne oturur ve ilk iş etrafına bakar.

 

”İşte, sahne önü…geniş yakalı tişört, arkadan toplanmış uzun siyah saç.”

 

Bütün konser boyunca kız gözlerini yine Miraç’tan ayırmamıştır.

 

 

Konser sonrasında farklı olarak Miraç bu sefer her zaman oturdukları geniş koltukların olduğu köşeye değil, bara oturur. Yanındaki koltuğa da Malcolm’un oturmasını söyler. Arkadaşı Miraç’a hiçbir şey anlamadığını söyler ve neler olduğunu sorar. Miraç cevaplamaz,

 

”Sadece işaret ettiğim zaman kalk, sonra anlatırım.”der.

 

Bardaki bütün sandalyeler doludur. Miraç içkilerin olduğu rafların arkasındaki aynadan arka planını görmektedir. 10 dakika geçer geçmez, beklediği kız kalabalığın arasından sıyrılır ve barın önüne gelir. Etrafına bakıp oturacak bir yer ararken Miraç, gizlice eliyle arkadaşına işaret eder. Malcolm içkisini alır, kıza bakar ve Miraç’a gülümser. Miraç eliyle tekrar “Git.” der arkadaşına.

 

 

Malcolm kalkınca, kız hafifçe gülümser ve onun yerine oturur, kendisine bir içki söyler. Barmen hemen bir bira uzatır kadının önüne. Kadın birasından bir yudum alır, başını onaylar şekilde sallayarak biradan memnuniyetini belirtir. Miraç kadının her hareketini aynadan izlemektedir. Kadın Miraç’a döner:

 

“ Nice show you had there. “

 

“ Türkçe konuşabilirsin, ben de Türk’üm. “

 

“Nasıl anladın benim Türk olduğumu ? “

 

“Konser sırasında “Helaal” diye bağırdın bir ara.”

 

“O gürültüde iyi duymuşsun valla.”

 

Miraç sadece gülümser.

 

“Ben Dila.”

 

“ (Elini uzatarak) Miraç.”

 

“Memnun oldum.”

 

“Ben de. Seni ne getirdi Amerika’ya ? “

 

“ Yüksek Lisans, Ses Mühendisliği okudum da.”

 

“ Oo iyiymiş. Hangi üniversite ? “

 

“ Michigan. Sen ne zamandır buradasın ? “

 

“1 yıl doldu. Bir dükkanım var, müzik enstrümanları satıyorum. Bir yandan da burada çalıyorum işte. “

 

“ Aa çok iyi ya…hangi rüzgar attı peki buraya ? “

 

“Konuyu değiştirmeye niyeti yok hanımefendinin.” diye düşünür Miraç.

 

“Valla aile mevzuları, pek anlatmak istemem. “

“ Anladım pardon. Mutlu musun peki burada ? “

 

“ Tabi, rahatım yerinde şükür. Sevdiğim işi yapıyorum en azından, benim için en önemlisi o. “

 

“Doğru söylüyorsun, insanın sevdiği işi yapması başka. Ee yok mu çoluk çocuk ? “

 

“ Yok kısmet olmadı daha. “

 

“ Kısmet bu işler, ne zaman çıkacağı belli olmaz. Bir ara falına bakayım da ön izlenim yapalım. “

 

“ Olur neden olmasın.(Dila’nın boş bardağını göstererek) Bira ? “

 

“ Yok daha almayacağım, sağol. Araba kullanıcam çünkü n’olur n’olmaz….Biraz turlayalım mı ? Darlandım valla burada. “

 

“ Tabi, gel çıkalım. “

 

 

Hava çoktan kararmıştır.

 

Tatlı bir yaz rüzgarı,sağdan soldan gelen güzel müzikler,ışıklar…Gerçekten de yürümek için güzel bir zaman.

 

 

Bir süre konuşmadan yürürler. Sessizliği Miraç böler:

 

“ Aç mısın ? “

 

“ Valla orta, sen açsın galiba ? “

 

“ Eh biraz, ilerde güzel bir restorant var oraya gidelim mi ? “

 

“ Tamam gidelim. “

 

“ Gel şu ara sokak kestirme, hemen çıkarız oraya. “

 

“ Tamam. “

 

 

Ara sokağa girerler. Miraç montunu çıkarır ve diresiğiyle bileği arasında kalacak şekilde sol kolunun üstüne alır.

 

Dila: “ Bir ara senin mağazaya uğrayayım, kendime yani bi..AAHHHH!! “

 

 

Dila sağ ayak bileğinden gelen acıyla yere yığılır.

 

 

Onun hafif arkasından yürüyen Miraç sol ayağıyla, kızın ayak bileğine çaprazlamasına çok sert bir şekilde vurmuştur.

 

Dila: “ Manyak mısın sen!? Napıy…”

 

 

Miraç elini kızın boğazına yapıştırır. Kız can havliyle tırnaklarını Miraç’ın koluna geçirmek istese de monttan dolayı Miraç hiç acı hissetmiyordur.

 

Miraç: “ Kimsin ? Niye benim peşimdesin ? “

 

“ Ne peşinde olacağım, hasta mısın? Öyle tanışmak istemiştim sadece. “

 

“ Beni hiç tanımıyorsun, yani karakterime ve kişiliğime bağlanacak değilsin. Ben yakışıklı değilim, zengin değilim, mevkii sahibi değilim. Senin gibi eli yüzü düzgün bir kız bende ne bulsun lan,ha!? Tekrar soruyorum kimsin ?

 

Sağ eliyle kızın şakağına çok sağlam bir yumruk gömer. Kız acıyla çığlık atar:

 

“AHH!!! Beni bir arkadaşın gönderdi…yani eskiden arkadaşmışsınız ? “

 

“ Kim ? “

 

“ Kemal..Kemal Andaç. “

 

Yak Bizi. “

 

“Onu tanıyor musun ? “

 

“ Sana ne anlattı ? “

 

“ Bizimkilere zamanında büyük bir yanlış yaptığını söyledi. Benim amacım sadece bilgi almaktı. Ne haldesin,napıyorsun…neden yaptın ? “

 

“ Senin amacın…başkaları da var yani. Ne çeviriyorsunuz lan siz ?! “

 

“ Yakında anlarsın seni Allah’ın şerefsiz döneği ! “

 

“ Beni nasıl buldunuz peki ? “

 

“ Polisler seni satın aldı, biz de onları. “

 

“ Polisler beni mi izliyor ? Nerden biliyorsunuz n’erde yaşıyorum, n’apıyorum? “

 

“Bazı suçluları da tahliye olduktan sonra bir süre izliyorlar, can dostlarına söylemediler bunu ? “

 

Miraç kızın kafasını kendine çekip, hızlıca iterek duvara çarpar.

 

“ Ne kadar süre takip ettiler lan beni ? “

 

“ 1 yıl etmişler. “

 

“ Allah kahretsin…”

 

“ Başka kim var, ne planlıyordunuz ? “

 

“ Yakında anlarsın ! “

 

Miraç arkasından gelen sese doğru döndüğünde gördüğü kişiyi tanır ama daha bir şey yapamadan bilincini kaybeder.

 

 

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………….

 

 

Yavaş yavaş kendine gelirken hiç bir uzvunu oynatamadığını fark eden Miraç, gözlerini açar ve sokağın ortasında olduğunu görür. Sokağın ortasında sandalyeye bağlanmış çalıştığı enstrüman mağazasının önündedir. Mağazanın vitrin camı kırılmıştır.

 

Etrafına bakar ama kimseyi göremez; kendini kurtarmak için debelenirken başının üstünden yanan bir şey geçer ve mağazanın içine düşer. Arkasından biri gelip kafasına bir tokat atar ve Miraç’ın önüne geçer.

 

Miraç : Seek.

 

“ Ama senin için S-İ-K !. Unutmadan söyleyeyim evini de yaktık. “

 

“Allah bela….”

 

Muşta ile kaplı parmakları Miraç’ın yüzüne meteor gibi iner.

 

“Kes lan göt! ”

 

Eski arkadaşının yüzünü zorla karşıya bakacak şekilde tutar ve yanan iş yerini izlemesini söyler. Miraç’ın tek istediği ölmektir ama Seek onu biraz daha dövdükten sonra küllerin arasına bırakır.

 

………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

 

 

Miraç başına gelenlerin hiç birinden şikayetçi olmamıştır. Polise bunu yapanları tanımadığını ve kimseyle arasının bozuk olmadığını söyler.

 

Kaybedecek bir şeyi kalmamıştır.

 

İlk uçakla Türkiye’ye geri döner. Taksiyle eski muhitine doğru giderken camdan dışarıyı seyreder. Çok bir şey değişmemiştir, sadece etrafta daha çok afiş ve poster vardır . İnsanlar  evlerinin önüne, balkonuna sevdikleri grubun, sanatçıların büyük afişlerini asmaktadırlar.

 

 

Artık “renklerini” böyle gösteriyorlardır.

 

 

“Nefreti öyle benimsemişler ki başka bir şey düşünemiyorlar. Bıktım..hepinizden bıktım.

 

 

Sorsan, herkes istediği müziği dinlemekte özgür. Ama doğduğumuzdan itibaren annemiz, babamız ne dinliyorsa onu dinliyorsunuz, onu sevmeye zorlanıyorsunuz. Okulda sadece Türk Sanat Müziği, türküler; dans kurslarında sadece folklor, halay. Çocukken bir keresinde oyuncak bir saksafon almıştım, ses çıkarmıyordu ama düğmelerine basabiliyordun. Müziği kafamda çalarken o düğmelere basmak ve kendimi sahnede hissetmek başka bir mutluluktu benim için.

 

 

Sonra bir sabah annem odamı toplamak için geldiğinde gördü ve gördüğü gibi kaptı elimden saksafonu. Tek söylediği şey ”Senden utanıyorum.” oldu.  İlkokulda “Saksafoncu”.  diye dalga geçtiler hep. Saksafoncunuz geliyor beyler, bayanlar. Son nefesini verecek.”

 

 

Miraç eski evinin olduğu yerde iner. Akşam olmuştur, hemen hemen bütün evlerin ışıkları yanıyordur. Sırt çantasından ufak bir yaka mikrofonu ve ona kablosuz olan hoparlörü çıkarır. Hoparlörün boyutu çok küçük olmasına rağmen inanılmaz bir ses vermektedir.

 

 

”Normalde blues parçası söyleyecektim ama bu parça galiba daha uygun olacak.”

 

……………

I’m tired of bein’ the victim of hate ( Nefretin kurbanı olmaktan yoruldum )
You’re rapin’ me of my pride ( Gururuma zorla sahip oluyorsun )
Oh, for God’s sake ( Allah Aşkına )
I look to heaven to fulfill its prophecy ( Kehanetini gerçekleştirmek için Cennet’e bakıyorum )
Set me free ( Beni özgür bırakın )

………..

 

Etrafındaki camlarda önce karartılar belirir. Sonra pencereler açılır ve Miraç’a ellerine ne geçen varsa fırlatır eski komşuları. Umrunda değildir onun, avazı çıktığı kadar parçayı söylemeye devam etmektedir.

 

Sonra kapılar açılır elinde sopa, pala olan 4-5 kişi üzerine yürür. Kalabalığın sayısı 10’a yükselir ve sonrasında Miraç sopaların, bıçakların, insanların arasında kaybolur.

 

 

 

– SON –

 

 

 

 

  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

Yorum Ekle